Begüm Günceler ile Röportaj – Disney Üzerine Sohbetler #7

1)Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz! Seslendirme dünyasına ilk adımınız nasıl oldu? Bu alana yönelmenizde sizi etkileyen bir an var mıydı?

Seslendirmeye girişim aslında biraz dolaylı ama çok öğretici bir yoldan oldu. İlk başta dublaj çevirileri yaparak bu dünyaya girdim. Metin çevirip para kazanıyordum ama çeviri yaparken ister istemez şunu düşünmeye başladım: “Bu cümle gerçekten böyle mi söylenir?”, “Türkçede kulağa nasıl daha doğal gelir?”, “Nefes nerede alınmalı?” Farkında olmadan seslendirme reflekslerim gelişmeye başladı. Çeviri bana dili, ritmi ve akışı çok iyi öğretti.

Sonra yolum Selim Atakan’la kesişti. Bana Disney projelerinde koro söyletmeye başladı. Stüdyoya girdim, mikrofon önünde daha fazla vakit geçirdim… Önce koro, sonra solo, sonra küçük roller, sonra büyük roller derken bir baktım ki yavaş yavaş seslendirmeye geçmişim.

Aslında kimliğim hep aynıydı: oyuncu, şarkıcı, hikâye anlatıcısı. Sadece anlatım şekli değişti. Geriye dönüp baktığımda çeviriyle başlayıp seslendirmeye evrilen bu yolculuk bana dili, oyunculuğu ve müziği çok sağlam bir temelden öğretti.

2)Disney yapımlarında ses verdiğiniz karakter(ler) hangileri oldu? Sizi en çok hangisi heyecanlandırdı?

Disney evreninde seslendirdiğim karakterler arasında en çok bilinenler Karlar Ülkesi’ndeki Elsa, Encanto’daki Mirabel ve Aslan Kral’daki Nala.

Tabii ki en çok Elsa heyecanlandırdı. Çünkü karakterin İngilizce sesini, benim eskiden beri müzikal dünyasından hayran olduğum Broadway yıldızı Idina Menzel yapmıştı. Onunla Türkiye’de özdeş ses olabilmek inanılmaz bir gurur. Sonrasında Elsa ile yolculuğum yıllara yayılan, çok özel bir bağa dönüştü. Onun şarkıları ve hikâyesiyle büyüyen, hayatının farklı dönemlerinde Elsa’yla kendini özdeşleştiren insanlarla karşılaşmak beni çok duygulandırıyor.

Mirabel ise oyunculuk açısından bana çok alan açan bir karakterdi; enerjisiyle, çılgınlığıyla, kırılganlığıyla ve müzikal dünyasıyla çok katmanlı bir rol. Aşırı hızlı konuştuğu için dublajı beni bayağı terletmişti ☺

Bunun yanında son dönemde yer aldığım Netflix yapımı K-Pop Demon Hunters benim için bambaşka bir heyecan oldu. Bu projede Rumi’nin şarkılarını söyledim ve projenin Türkçe müzik direktörlüğünü yaptım. Şarkıların çevirisi, tüm şarkı kayıtlarının alınması ve düzenlenmesi bana ait. İnanılmaz bir iş yükü vardı ve tüm ekip aşırı profesyonel şarkıcılardan oluşuyordu. Aylar süren ve neredeyse uyumadığımız çılgın bir dönemdi ama sonunda tüm dünyadan aldığımız müthiş olumlu tepkiler bizi çok mutlu etti.

Disney projeleri daha masalsı ve zamansız bir dünyaya aitken, K-Pop Demon Hunters çok daha güncel, enerjik ve global K-pop kültürüyle iç içe. Bu çeşitlilik beni hem bir şarkıcı hem de bir oyuncu olarak çok besliyor.

3. Tiyatro ve seslendirme iki farklı ama büyüleyici alan. Her iki mecrada da enerjiniz seyirciyle buluşunca heyecan yaratıyor. Peki bu ikisi arasında sizi daha çok heyecanlandıran bir taraf var mı? Sizin için hangisi daha vazgeçilmez?

Ben bu iki alanı hiçbir zaman birbirinden ayırmadım; benim için birbirini besleyen iki ana damar.

Tiyatroda seyirciyle aynı anda aynı enerjiyi paylaşmak, o gecenin bir daha asla tekrarlanmayacak olması çok güçlü bir adrenalin yaratıyor. Şu anda sahnede Talimhane Tiyatrosu’nda oynadığımız Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş müzikalindeyim. Altı kişiyiz, neredeyse hiç dekor yok. Her sahne bambaşka bir hikâye, bambaşka bir çift, bambaşka bir karakter. Sahneler arasında sadece 15–20 saniyemiz var. O sürede kuliste adeta bir maraton yaşanıyor: kostüm değişiyor, makyaj değişiyor, karakter değişiyor, ses değişiyor. Fiziksel olarak çok zor ama oyuncu için inanılmaz öğretici ve heyecanlı bir tempo.

Seslendirme ise çok daha mikro bir oyunculuk alanı gibi görünse de o da çok zor bir alan. Bir nefes, bir duraklama, bir heceyle duygu yaratıyorsunuz. Açıkçası biri uzun süre hayatımda olmazsa eksik hissediyorum. Vazgeçilmez olan mecra değil; hikâyenin kendisi.

4. Bir Frozen karakteriyle bir gün geçirme şansınız olsaydı, kimi seçerdiniz ve neden?

Anna’yı seçerdim. Çünkü Anna’nın hayata atlayan, bağ kurmaktan korkmayan bir enerjisi var. Elsa daha içe dönük ve güçlü; Anna ise hareket hâlinde. Bir gün Anna’yla kesin bir maceraya sürüklenirdik, sonra da oturup uzun uzun konuşurduk. Günün sonunda Elsa’yı da çağırıp kardeş buluşması yapmadan olmaz tabii ☺

5)Yeni nesil seslendirme sanatçılarına veya bu alana ilgi duyan gençlere ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

Seslendirme dışarıdan basit görünebilir ama aslında beynin aynı anda birçok işi paralel yürüttüğü çok özel bir performans.

Öncelikle nefes kullanımı çok kritik. Nefes sadece sesi ayakta tutmaz; duyguyu, ritmi ve anlamı taşır. Nerede nefes aldığınız, karakterin niyetini değiştirir. Uzun kayıt günlerinde sesi koruyan şey doğru nefes tekniğidir.

Şan eğitimi şart değil ama büyük avantaj sağlar. Sesin dayanıklılığı, kontrolü ve farklı tınılara güvenli geçiş gibi durumlar şan altyapısıyla çok güçlenir.

Türkçeye aşırı hâkim olmak bu işin omurgasıdır. İyi seslendirme iyi Türkçeyle başlar. Vurgu, diksiyon, fonetik, akış, konuşma dili… Bazen çeviri eksik kalır; işte o an iyi bir seslendirme sanatçısı otomatik olarak cümleyi toparlayacak küçük eklemeler yapabilir. Bu, dil refleksi ve hâkimiyet gerektirir.

Bu meslek gerçekten beyni aynı anda beşe bölmeyi gerektirir. Arkadaki İngilizceyi dinlerken, dudak senkronunu takip edip, aynı anda Türkçe konuşup, duyguyu oynayıp, teknik kontrolü sağlarsınız. Ben hep şaka yollu söylerim: Bu beşe bölme işini sadece davulcular ve seslendirme sanatçıları yapabiliyor ☺

İngilizce bilmek de çok büyük fark yaratır. Sadece anlamak değil; alt metni, niyeti ve espriyi yakalayabilmek için.

Oyunculuk eğitimi, pratik yapmak, bol bol kitap okumak, kelime haznesini genişletmek bu işin vazgeçilmezleri. Evde düzenli çalışmak da çok önemli: nefes egzersizleri, metin okuma, kendi sesini kaydedip dinleme…

Ve son olarak: Bu sektör güvenle yürür. Stüdyoya zamanında ve hazır gelmek, iyi iletişim, disiplin… Yetenek kadar duruş da önemli. Stüdyoların size ve iş ahlakınıza güvenebilmesi lazım.

6)Son olarak, en sevdiğiniz Disney filmi hangisi ve bu film sizin için neden özel?

Benim için cevabı çok net: Pocahontas.

Bu film beni hem müzikal hem de duygusal olarak çok derinden etkilemişti. Daha çok küçükken izleyip aylarca etkisinden çıkamamıştım. Evde bağıra bağıra şarkılarını söylerdim ☺ Çizgi filmlere olan tutkum onunla başladı diyebilirim. Pocahontas güçlü ama yumuşak, cesur ama sezgisel bir karakter. Kendi sesini dinlemeyi, kalbin pusula olmasını anlatıyor.

Müzikleri de ayrı bir yere sahip benim için. Stephen Schwartz ve Alan Menken ikilisinin muhteşem müzikleri ve sözleri sizi zaten direkt içine çekiyor. Aslında şarkılar sadece hikâyeyi ilerletmez, karakterin iç dünyasını da açar. Bugün hem sahnede hem stüdyoda yaptığım işlerde hikâyeye ve duygunun akışına bu kadar önem vermemin sebeplerinden biri de sanırım Pocahontas’la kurduğum o erken bağ. O zamanlar evde bağırarak şarkılar söyleyen o küçük kızın, bugün sektörde buralara gelmesine vesile olduğu için Pocahontas’a her zaman müteşekkirim ☺